yukari
Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 1/5 - 1 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Istiklâl Marsi'nin Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy'u Anma Günü (12 Mart)
#51
MILLÎ MÜCÂDELE
Kurun gazetesi basmuharriri Âsim Us anlatiyor:
Anadolu hareketinin ilk basladigi siralarda idi. Bir gün Bâbiâli caddesinde Sebîlürresâd idarehanesinde birkaç kisi konusuyorduk. Hâzirûndan biri Anadolu hareketinin bir Ittihatçilik eseri oldugunu söyledi.
O zamana kadar düsünceli bir tavir içinde hemen hiç söz söylemeyen merhum Âkif birdenbire heyecanlandi; bu sözü söyleyene dönerek:
“– Hayir, dedi; artik buna da Ittihatçilik denemez. Bu memleket meselesidir. Buna herkes el birligiyle sarilmalidir.”
O zaman Âkif’in bu sözü benim içime büyük bir ferahlik vermisti. Bunu hiçbir zaman unutamam.71


BILDIGINI IYI BILIRDI
Üstad bildigini iyi bilirdi, bilmedigi seye de hiç karismazdi.
Hilvan’da Dârülfünûn müderrislerinden Abdülvehhâb Azzâm’in evine gitmistik Ezher hocalarindan da birkaç zat vardi. Lügata dâir bir bahis açildi. Ezherlilerin nokta-i nazarina Üstad itiraz etti. “O kelimenin mânasi söyle olsa gerek?” dedi. Ezherliler fikirlerinde isrâr ettiler. Abdülvehhab Azzâm, Kàmûs’u getirdi. Kelime Üstad’in dedigi veçhile oldugu anlasildi.72


FRANSIZCA BIR MAKALE
Hüsnü Açiksöz anlatiyor: “Birgün idarehanede oturuyoruz. O vakitki Istiklâl Mahkemesi âzâlarindan iki zat ellerinde Fransizca Tan gazetesi oldugu halde geldiler. Bu nüshada Kuvâ-yi Milliye hakkinda sitâyiskâr yazilar vardi. Fransizca makaleyi cümle cümle okuyarak tercüme etmeye, bana da Türkçesini yazdirmaya basladilar. Fakat aralarinda kelime ve cümle tercümeleri hakkinda ihtilâf bas gösterdi. O zamana kadar pencereden disariyi seyreden Üstad, bu münâkasa üzerine döndü:
“– Müsaade ederseniz ben söyleyim de yazsin” dedi.
Gazeteyi aldi. Fransizcasini hiç söylemeden dogrudan dogruya Türkçesini yazdirdi. Tercümeye savasan arkadaslar bunu görünce:
“– Afedersiniz üstad, biz sizi zahmete sokmak istemezdik” dediler.
Halbuki Üstad’in Fransizca bildigini zannetmediklerini sonradan bana söylediler.73
www
Cevapla
#52
AVRUPA ÂYETLERI
Karsisinda temerrüd eden bâzi münevverlere:
“Durun, ben size Avrupa âyetleri okuyayim” der; mevzûbahs olan mes’elede Avrupa âlimlerinin neler dediklerini, hangi memleketlerde o mes’elenin ne suretle tatbik edildigini sayar döker, nihayet muhâtabini yola getirirdi. Üstadin kafasinda “Avrupa âyetleri” o kadar çoktu ki!...74


HÂFIZASI
Üstad’in hâfizasi sâyân-i hayretti. Ezberlemis oldugu beyitler, zannetmem ki on binden asagi olsun. Herhangi mevzu hakkinda bir bahis geçse, Üstad ona dâir birçok beyitler okurdu. Herhangi kasideden bir parça okunsa, altini üstünü tamamlardi. Bütün divanlari kimbilir kaç defa tekrar etmisti.
Yalniz Türk edebiyatinda degil, Arabî, Fârisî edebiyatinda da böyle idi. Hemen bütün meshur kasideler, siirler mahfûzu idi. Herhangi bir kaside, yahut bir rubâi, bir beyit okursaniz size onun sâirini bile söylerdi.
Bunlari ne vakit okumus, ne vakit ezberlemis, nasil ezberlemis... Insan hayretler içinde kalir.
Dârülfünûn’da dersine devam edenler Üstad’in bu müdhis hâfizasini çok iyi bilirler.
Üstad ders okuturken eline kitap almazdi. Herhangi bir kasideyi, herhangi bir siiri ezbere tahtaya yazar, yahud yazdirir, sonra onu tahlil ederdi. O münasebetle o mevzua müteallik birçok seyler okurdu. Bir fikri muhtelif sâirlerin ne suretle ifâde ettiklerini gösterir, talebesini hayretler içinde birakirdi.
Derste yalniz kendi siirlerini okumaz, kendisinden bahsetmezdi. Onu ayip telâkki ederdi.75


HAZIRCEVAPLIGI
Üstad çok hazircevapti. Çok söylemezdi. Fakat sirasi gelince de söylememezlik etmezdi. Söylediginizin hemen cevabini alirdiniz. Ya kisa birkaç kelimelik cevap verir, yahud “Fikra gelsin mi?” der, bir fikra anlatirdi. Fikralari o kadar yerli yerinde, o kadar güzel anlatirdi ki meclisdekilerin hepsi dikkat kesilerek dinlerlerdi.76


“TEDAVI IÇIN MI?”
Üstad, Hilmi, ben, birgün Tâceddin dergâhinda oturuyorduk. Kapi vuruldu. Baktik, birinin elinde boynunu sarkitmis bir hindi.
Üstad:
“– Tekkeye kurban geldi!” dedi.
“– Salih Efendi selâm söyledi. Bu hindiyi size gönderdi.”
Hindi pek bîçâre, pek bitik bir halde idi. Üstad:
“– Tedavi için mi?” dedi.
Adamcagiz bir sey anlayamadi. Üstad ilâve etti:
“– Oglum, sen bunu çabuk eve götür de ölmeden Salih Efendi kessin. Korkarim ki yolda can verecek”
Birkaç hafta sonra Sâlih Efendi bu hatâsini tâmir etmek üzere bir dâvet yapti. Üstad’a mükellef bir ziyafet verdi.77
www
Cevapla
#53
ORADA ÂKIF VARSA...
Âkif, Cemiyet’e (Ittihad ve Terakki) darilip oradan ayagini kestikten sonra bir adam, birgün, bir fesad cemiyeti hazirlandigini Kara Kemal’e haber veriyor ve,
“Bu fesad cemiyetinde Mehmed Âkif de var.”
Diyordu. Polis müdürüne telefon etmeye hazirlanan Kara Kemal, bunu duyunca telefonu birakiyor:
“Eger, diyordu, içinde Âkif varsa, bu bir fesad cemiyeti degildir.”81

FITNE ÇIKMASIN
Ittihat ve Terakki Merkez-i Umumî âzâsindan Ziya Gökalp ortaya bazi mes’eleler atmisti. Üstad, böyle bir zamanda (Birinci Dünya Harbi günleri) gazetelerde –mebâhis-i içtimâiye de olsa– uzun boylu münâkasalar olmasini istemiyordu.
“– Bunlara bir teklifte bulunalim, dedi. Hangi mes’eleyi arzu ederlerse genis bir salonda toplanalim, ilmî mübâhaseler yapalim. Hakikat anlasilsin. Yalniz her iki tarafin mütâlaât-i ilmiyesi zabt olsun ki, sonra ihtilâfa mahal kalmasin.”
Bu münâsip görüldü. Üstad bu meâlde bir mektup yazdi. Sebîlürresâd hey’et-i tahrîriyesinden bazi zevat ile beraber imza ederek gönderildi. Fakat bu teklif cevapsiz kaldi.82

“BIZI SIMSAR MI ZANNETTIN!”
Sebîlürresâd’i kapadiklari sirada bir gün Talât Pasa kendisine:
“– Âkif Bey, dedi, su Merkez-i Umûmî’dekilerle (Nazim Bey’i, Ziya Gökalp’i kasd ediyordu) anlassan olmaz mi?”
Talât Pasa bunu söyler söylemez, rengi degisti, gözleri büyüdü, hemen yerinden firladi, ellerini sadâret masasinin üstüne koyarak:
“– Sen bizi bunun için mi çagirdin?” dedi. “Anlasmak ne demektir? Bizim sahsî bir emelimiz, bir gâyemiz mi var? Bizi simsar mi zannettin? Teessüf ederim.”
Allaha ismarladik bile demeden çekilip gitti. Talât Pasa da arkasindan baka kaldi. Artik bir daha da görüsmedi.83

KURU FASULYE
Âkif Bey hayatinda egilmedi, gerek istibdat devrinde, gerek Mesrûtiyet senelerinde açliga rizâ gösterdi, kimseye eyvallah etmedi.
Umûmî seferberlik zamani idi, Âkif bir arkadasi ile birlikte oturmus, fasulye asi yiyordu. Nezâret erkânindan biri çikageldi. Selâm teblig etti. Yazilarinda o derecede ileri gitmemesini nâzikçe söylemek istedi. Âkif pürhiddet dedi ki:
“Nâzirina söyle, kendilerini düzeltsinler! Bu gidis devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulye asi yemeye razi olduktan sonra kimseden korkmam!”84
www
Cevapla
#54
BOYUN EGMEDI
Üstad’in çok büyük izzet-i nefsi vardi. Allah’in mü’minlere tahsis ettigi izzet, Üstad’da bütün mânâsiyla tecellî etmisti. Müddet-i hayâtinda hiçbir defa, hiçbir kimseye karsi zillet göstermemisti.
Bin türlü zahmetlere, mesakkatlere mâruz kalmis, her müskilâta gögüs germis, izzet-i nefsini rencîde edecek ufak bir söze, ufak bir muameleye, hattâ ufak bir bakisa bile tahammül etmemis; makamini, memuriyetini maisetini, her seyini feda etmis; yine kimseye boyun egmemistir.
fieref ve haysiyetine bütün ömründe hiçbir toz kondurmamis, dâima alni yüksek, kalbi yüksek yasamis, izzet-i nefsini muhâfaza etmistir.85


DOSTLUGU
Üstad’in her seyi tamamdi: Alâkasi da, alâkasizligi da, düsmanligi da. Sizi sever, dost ittihâz ederse, artik tamamiyle kalbini size baglamistir. Sizin için her fedakârligi îfâya hazirdir. Eleminiz onun elemi, ferâhiniz onun ferâhidir. Kendi kendinizle derdlesmenizle onunla dertlesmek arasinda hiçbir fark yoktur. En büyük sikintinizi ona söyler, en büyük alâkayi, ondan görürsünüz. Onun dostluguna mazhar olanlar onun bu hususta ne yüksek seciyeye sahip oldugunu bilirler.
Alâkasizligi da böyle idi. Sevmedigi, ruhunun isinmadigi adamlara hiçbir alâka göstermezdi. Onlar tarafindan sahsi için dünyalar kadar fayda gelmesi melhûz olsa yine aldirmaz, onlarla görüsmek bile istemezdi.
Görüstüklerinden birinin faziletsiz bir yol tuttugunu, insanliga, arkadasliga muhalif bir harekette bulundugunu isitince hemen selâmi keser, bir daha onunla konusmaz, onun bütün sevgisini, hâtirasini kalbinden koparip atardi. Artik onun nazarinda o adam bir tas parçasindan baska bir sey degildi.
Birgün böyle yolunu sapitan bir arkadasi Babiâli caddesinde kendisine rastgeldi. Selâm verdi. Üstad hiç aldirmadi. Adamcagiz fena halde bozuldu:
“– Âkif Bey, dedi. Selâmimi niçin almadin?”
Agzini büktü:
“– Artik görüsmemizde bir fayda yok!” dedi. Ve yürüdü gitti. Bir daha da o adamin ismini anmadi.”86


SAHISLARA ÇATMAZDI
Âkif Bey’in çatmalari müdâfaa vaziyetinde idi. Yoksa o kendiliginden kimseye çatmadi. Kanâatlere hürmet ederdi. Kendi kanâatinde bulunmayan birçok dostlariyla ölünceye kadar ahbapça yasadigina bütün yakinlari sahittir. Çünkü Üstad bir ilim adami idi, fikir adami idi. fiahislarin aleyhinde konusmaz, gizli emeller, ihtiraslar takip etmezdi.87
www
Cevapla
#55
KENDINI BEGENMIS BIR MÜSTESRIK
Alman müstesriklerinin en mühimi diye adi çikan bu Hartmann’i, Âkif, Berlin’de tanimis. Bu müstesrik, Türk edebiyati hakkinda, Âkif’e, bir nevi azametle, birtakim umûmî lâkirdilar söylemis. Ilim dalaverecilerinin klâsik kuvvetleri olan bu azamet karsisinda Âkif adami anlamis ve onu umûmî mütâlâalardan husûsî rü’yetlere çekmis.
Adam, bunun üzerine, en çok Fuzûlî ile mesgul oldugunu söylemis. Halbuki Fuzûlî’yi yüzünden bile dogru okuyamamis. Âkif de, müstesrike, en çok Fuzûlî’yi bilmedigini, mûtadi olan kisa cümlelerinden biriyle söylemis. Ancak, müstesrik bu noktada amelî bir dirâyet göstermis ve kendisine Fuzûlî’nin “Su Kasîdesi”ni okutmasini Âkif’ten rica etmis.88

DIN ANLAYISI
Süphe yok ki Üstad dindar bir adamdi, hâlis bir Müslümandi. Müslümanlik onun için “sehâmet dini, gayret dini” idi. Müslümanligin billur seffafligiyla ruha sinen, saf, besleyici, doyurucu, sürükleyici ve hizlandirici îtikadlari onun ruhunu kaplamis, bütün hareketlerinin, düsünüsünün ve yasayisinin temeli olmustu.
Kendisi bu hususta kat’iyyen mukallid degildi. “Asil”ci idi. Din onun için bir asildi.Kendisi bu “asil” ile dogrudan dogruya karsilasan asli aslindan ögrenen ve anlayan bir adamdi.
Üstada göre Müslümanlik, insanlara hakikî insanligi ögreten, esâret zincirlerinin hepsini kiran, Allah’tan baska bir varliga bas egdirmeyen, Allah’tan baskasina el açtirmayan, hülâsa en asil, en merd, en serefli, insanlik idealini yasatan bir dindi. Onun bütün hayatinda yasadigi din, bu dindi.89

MÜSLÜMANLAR NEDEN GERI KALDI?
Hocalara da siddetli hücumlarda bulunurdu. Birgün bizde konusurken söz hocalara intikàl etti. Keskin hücumlara basladi. Birçok yerde hakli idi. Müfrit noktalarini biraz tâdîl etmek istedim. Münâkasa uzadi. En son bana dedi ki: “Hoca, Ihyau Ulûm’un var mi?”, “Var” dedim. Birinci cildini istedi. Kudretli bir müdâfa’a silâhina sarilacagini anlamakta gecikmedim. Ilim bahsini açti, lâzim gelen yerlerini okudu. Dedi ki:
“Hayât-i besere âid ilimleri, meselâ tip ilmini ögrenmek farz-i kifâye mi?”
“Evet” dedim.
“Bunun istinâd ettigi ilimler de farz-i kifâye olur mu?”
“Evet”
“Cemiyet hayatina âid ilimler, fenler, meselâ en basiti lüks olmayan mensucat imâlini ögrenmek ve dokumak farz-i kifâye mi?”
“Evet öyle olmasi lâzim. Gazâli öyle söylüyor.”
‘Ya müdâfa’a vesâiti? Meselâ balistik ilmi ve bu ilmin istinâd ettigi yüksek riyazi, fizik, kimya, makine ilimleri farz-i kifâye mi?”
“Evet.”
“Senin meslegin olan hey’et ilmine istinâd ettigi ilimlerle beraber farz-i kifâye demez misin?”
“Evet, derim.”
“Ey, farz-i kifâyenin hükmü ise ihtiyaç mevcut oldugu takdirde farziyyetin herkese sâmil olmasi degil mi?
“Öyle.”
“Peki, din ilimlerinin zarurî olan hâcet mikdarindan ilerisi, yâni din âlimi olmak da farz-i kifâye degil mi?”
“Evet öyle.”
“Öyle ise, yüzlerce din âlimine karsi memleketin bir hekimi yok iken, din âlimi olmanin farz-i kifâyeligi kalmadigi, fakat bir tabib yetistirmenin farz-i ayin oldugu zamanlarda niçin medrese farzin îfâsina kosmamistir? Acaba ulemâ sinifi bu gibi dînî emirlere kulak assalardi, basimiza bu haller gelir miydi? Müslümanlik bu za’fa ugrar miydi? Bu vaziyet maskaralik degil de nedir? Gazâlî’nin haykirmasina niçin kulak verilmedi?”
“Dogru” dedim, sustum, Çünkü yerden göge kadar hakli idi.90

HASSAS OLDUGU NOKTA

Onun müsâmaha etmedigi yalniz bir sey vardi: O da dîni idi. Büyük sâirin gazabina ugramak isteyenler, onun sahsina degil, onun eserlerine degil, onun dînine taarruz etmeli idi. O vakit onun akli, fikri yerinden oynar, artik zabt u rabti müskil bir arslan gibi hasmina saldirmaktan hiç çekinmezdi.
Iste siirlerinde onun hücûmuna mâruz kalanlar, onun sahsina ve eserlerine degil, onun dînine taarruz edenlerdi.91
www
Cevapla
#56
MISIR’DAKI HAYATI
Ben 932’de ilk Misir’a gittigim zaman Kahire’nin görülecek yerlerini bana göstermek için birkaç saat sehirde kalisi onu âdeta bunaltiyordu.
Büyük bir i’zâz olmak üzere, birlikte Ezher’i, müzeyi, Dârülfünûn’u, hayvanat bahçesini, büyük camileri gezdik, ehramlari gördük.
Bir Cuma günü de Misir’in, belki de Islâm âleminin en mümtaz, en güzel okuyan hafizi, fieyh Muhammed Rifat’i dinledik.
“– Bir de buranin en meshur muganniyesi Ümmü Gülsüm var, onu da bir gece sen gider, dinlersin” dedi.
Görüyordum ki, Üstad sehirde bunaliyordu. Kahire’de biraz fazla kaldik mi, çok sikiliyordu. Geçirdigi münzevî hayat onu büsbütün sehirden uzaklastirmisti. O muazzam sehrin hiçbir seyi onu eglendirmez, cezbetmezdi.
O, yalniz inzivâgâhinda düsünmekle, yazmakla, okumakla vakit geçirir, baska seyde zevk bulmazdi.
* * *
Sabahleyin erkenden kalkar, çayi hazirlar,sonra beni uyandirir, kahvalti ederdik.
Üstad eskisi gibi yemiyordu. Pek az yiyordu. Gündüzleri sabah kahvaltisi ile iktifa ediyordu. Son zamanlarda çay da çok içmiyordu. Aksamlari ise hafif sebze ve yogurttan baska bir sey yemiyordu. “Burada baska türlü yasanmaz” diyordu.
* * *
Esya nâmina odasinda birkaç kanape, iki demir ayak üzerine konulmus birkaç tahtadan ibaret karyola vazifesini görür bir sey, bir hasir seccade, bir çift nalin, bir divit, bir de duvarda Hikmet Bey’in Afganistan’dan gönderdigi bir seccade... Bu seccade lüks sayilirdi. Fakat o, en kiymetdar bir hediye idi.
Üstad evden eve tasindigi zaman geceleri tasindigini söylerdi. Konu komsu esyasini görmesin diye.92

DEMIR HÂFIZ
Eve döner dönmez hemen entarisini giyer, abdest alir, namaz vakti ise namazini kilardi. Inzivâ hayati senelerce Kur’an tercümesiyle mesguliyet, onu takvâ sâhibi yapmisti. Kur’an’i su gibi ezber okurdu.
“– Allah’a hamdolsun, demir hafiz oldum, derdi. fiimdi Ramazanlari terâvihi hatimle kildiriyorum.”
“– Hangi câmide?”
“– Câmide degil, evde. Bizim oglan cemâat oluyor, ben imam. Beraber kiliyoruz. Birkaç rekât sonra, bakiyorum, Tâhir arkamda yok. O kadar dayanabilmis. Artik ben hem imam, hem cemâat oluyorum.
* * *
Müderris Ihsan Efendi anlatiyor:
Bazi Ramazan geceleri biz de Üstad’a cemâat oluyorduk. Yanlissiz okuyordu.
“– Üstad, hakikaten siz demir hafiz olmussunuz” derdik.
“– Evet, derdi, ben bunu hocama da yazdim. Dedim ki: Ben Kur’an’i himmetinizle takviye ettim, simdi hatimle terâvih kildiriyorum. Bana dayanikli Müslüman gönder.”93
www
Cevapla
#57
KUR’AN’A OLAN YAKINLIGI
Üstad’in son seneleri hep Kur’an tercümesiyle geçtigi için artik Kur’an onun bütün kalbini, bütün ruhunu, bütün mevcûdiyetini kaplamisti. Kudret-i bedeniyesi müsâid oldugu zamana kadar her gün mutlaka bir parça Kur’an okurdu. Evvelce günde birkaç cüz okuyabilirken, sonralari takatsizligi hasebiyle birkaç sayfaya kadar indi. Hiç okuyamiyacak kadar hastalaninca, Hafiz Necati onu Kur’an’siz birakmadi. Hemen her gün onun basi ucunda, sakin ve sessiz odasinda, hazin hazin okudu. O da gözleri kapali, hazin hazin dinledi.
Üstad, Kur’an’in her âyeti ile, her kelimesi ile hattâ harfleri ile günlerce, senelerce ugrastigi için, artik gönlünü oraya vermis, bütün zevki o olmustu. Bir pirlanta üzerinde isleyen san’atkâr gibi, o, Kur’an’in muazzam âyetleri üzerinde senelerce çalismis, onu anlamaya ugrasmisti. Peygamberimizin devrinde olsaydi, o, bir Kâtib-i Vahy olurdu. Aradan on üç asir geçmis olsa da Hazret-i Peygamber onu o pâyeye mazhar olanlar derecesine is’âd buyurmus olsalar gerek.
Kur’an’i Türkçe’ye onun kadar güzel tercüme edebilecek yeryüzünde bir kisinin daha bulunmamasi, elbette büyük bir mevhibe-i Ilâhiyedir. Hayatinin son senelerini Kur’an’a hasretmesi, hiç süphe yok ki, bir sâik-i manevînin taht-i tesirindedir.
Bütün hayati siir içinde geçmis olmakla beraber, sairligi o kadar faydali bir sey görmezdi. Onu bir süs gibi, bir lüks eglence gibi telâkki ederdi. O kadar güzel siirler yazmis olmakla beraber, bunlari ehemmiyetsiz görür, “Ben daha faydali seyler yapmis olmaliydim” derdi. fiairligi kimseye tavsiye etmezdi. Ömrünün son senelerinde siir ile istigâle vakit bulamayarak, bütün zamanini Kur’an’a hasretmesi onun için büyük bir mazhariyet, çok feyizli bir âkibet olmustu.94

ISTIKLÂL MARSI’NIN YAZILMASI
Yeni kurulan devlet için bir “Millî Mars” yazilmasi hususunda Büyük Millet Meclisi’nin alti ay müddet vererek açtigi “Istiklâl Marsi Müsabakasi”na muhtelif sâirlerin gönderdigi tam 724 siir gelmisti. Bunlar Maarif Vekâletinde teskil edilen bir komisyonda incelenmis ve içlerinden alti tanesi seçilerek Meclis Matbaasinda bastirilip meb’uslara dagitilmisdi.
Mâarif Vekili bulunan Hamdullah Subhi Bey, müsabakaya “nakdî mükâfat vadedilmis olmasi yüzünden” istirâk etmemis olan sâir Mehmed Âkif Bey’e müracaat ederek, yazmasini istemisti. Bunun üzerine Mehmed Âkif Bey “Ben mebusum, müsabakaya istirak etmem, ayrica yazarim” diyerek teklifi kabul edip, ikàmet etmekde oldugu Tâceddin Dergâhi’nda, “Kahraman Ordumuza” ithaf ettigi Istiklâl Marsi siirini yazdi.95
www
Cevapla
#58
MARS’IN MECLIS’TE OKUNMASI
Istiklâl Marsi sadece bir siir degil, ruhlari costuran bir hamâset ve belâgat âbidesi idi. Meclis’de Maarif Vekili Hamdullah Subhi Bey tarafindan okundugu zaman heyecan ve tezâhürat son haddini bulmustu; her misrai her kit’asi sürekli alkislarla karsilandi.96
* * *
Maarif Vekili kürsüye çikarak büyük bir heyecanla Istiklâl Marsi’ni okuyor. Mars’in her misrai, her kit’asi sürekli alkislarla karsilaniyor. Meclis’i büyük bir heyecan kapliyor. Abdülgafur Efendi dua ediyor, bütün meclis âmin-han oluyor.
O gün Üstad için en muazzam bir gündü. Hayatinda bu kadar heyecanli bir gün geçirmedigini söylüyordu.97
Nihayet 12 Mart 1337 (1921) günü meclisde verilen takrirler reye konup “Istiklâl Marsi” olarak kabul edildi ve müteâkiben bütün mebuslar ayaga kalkarak Maarif Vekilinin tekrar okudugu Istiklâl Marsi’ni, ayakda dinlediler.98
* * *
Birçok takrirler verildi. Nihayet “bütün meclisin ve halkin takdirlerini celbeden Mehmed Âkif Bey’in siirinin tercihan kabulünü teklif eden, Basri Bey’in (Balikesir Meb’usu) takriri reye konularak kabul edildi.
Onun üzerine meb’uslar tarafindan “milletin ruhuna tercüman olan ve Meclis’in kabulüyle resmî bir mâhiyet iktisâb eden Istiklâl Marsi’nin ayakta dinlenmek üzere, Maarif Vekili tarafindan bir def’a daha Meclis kürsüsünden okunmasi” teklif edildi. Bütün âzâlar ayaga kalkarak büyük bir vecd ve heyecan içinde Istiklâl Marsi okundu, dinlendi. 12 Mart 1337 Cumartesi, saat 17,45. Üstad heyecanindan, mahcubiyetinden Meclis’te duramamis, salona çikmisti.99

MARS’IN MÜKÂFÂTI
Mars’in kabulünden sonra Meclis muhasebecisi Necmeddin Bey, kanûnen müsabakayi kazanana verilecek olan 500 lira nakdî mükâfati getirdi ise de Âkif Bey, “Ben müsabakaya girmedim; bu para bana aid degildir” diye reddetti. Fakat muhasebecinin “Kanun metninde mükâfatin, kazanana verilecegi yazilidir. Sizin marsiniz kabul edilmistir; bu para sizindir, Meclis kasasinda kalamaz. Siz, usûlen tesellüm edin, sonra istediginizi yaparsiniz” diye israr etmesi üzerine Âkif Bey, parayi alip... hibe etmistir.100
* * *
Istiklâl Marsi için tahsis edilen bes yüz lira mükâfâti Üstad’in kabul etmemesi, o zaman çok kimselerce tuhaf görülmüstü. Bahusus o sirada sikintisi da vardi. Bu ikramiyeden bahsedenlere çok kizardi.
Baytar fiefik de birgün bu sebeple Üstad’dan fena bir azar yedi.
Üstad, Ankara’da ceketle gezerdi. Paltosu yoktu. Pek soguk günlerde fiefik’in musambasini istiâre ederek giyerdi. Birgün fiefik :
“– Âkif Bey, su mükâfâti red etmeyip de bir musamba, yahut bir palto alsaydin daha iyi olmaz miydi? diyecek oldu. Hiddetinden ne hallere geldigini görmeliydiniz. Böyle söyledigi için tamam iki ay fiefik’le konusmadi.101
* * *
Seneler sonra birgün, Saraçhânebasi’ndaki evinde kendisini ziyaret ettigim, Âkif Bey’in çok samimî ahbabi olan Erzurum meb’usu Gözübüyükzâde Ziya Bey, bu mesele açildigi zaman bana su hâtirasini anlatti:
fiâir Âkif Bey’e “Yahu sen bu parayi neden almadin? Sirtinda palton yok. Üstelik bana da ikiyüz elli lira borcun var. Alip da bari borcunu verseydin” dedigim zaman, merhum sert bir eda ile,
“Borç baska, bu is baska” diye bana mukabelede bulundu.
Halbuki, ben, Âkif Bey’in karakterini iyi bildigim halde, sirf bir latîfe olsun diye mahsûs böyle söylemistim.102
www
Cevapla
#59
MARS MILLETIN MALIDIR
Üstad, uzun bir hicretten sonra memlekete dönmüstü. Gurbet illerinde sevgili yurdunun hicran ve hasreti onu yakmis, kavurmustu. Cigerleri sismis, vücudu bir külçe kemik halinde kalmisti. Beyoglu’nda Misir Apartmani’nin los ve sâkin bir odasinda son günlerini yasiyordu. Sevdigi bazi arkadaslari kendisini ziyarete gelmislerdi. Millî Mücadele günlerinden bahsediliyordu. Söz Istiklâl Marsi’na intikàl etti.
Istiklâl Marsi denince üstadin gözleri büyümüs ve parlamisti. Hastabakicinin yardimiyla dogruldu, anlatmaga basladi:
“– Istiklâl marsi... O günler ne samimî, ne heyecanli günlerdi. O siir, milletin o günkü heyecaninin bir ifâdesidir. Bin bir fecâyi karsisinda bunalan ruhlarin, iztiraplar içinde halâs dakikalarini bekledigi bir zamanda yazilan o mars, o günlerin kiymetli bir hatirasidir. O siir bir daha yazilamaz... Onu kimse yazamaz... Onu ben de yazamam... Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yasamak lâzim. O siir artik benim degildir. O, milletin malidir. Benim millete karsi en kiymetli hediyem budur...”
Bunu söylerken Üstad yorulmustu. Basi yastiga düsüyordu. O kemik külçesini yavasçacik itina ile yatagina uzattik. Misafirler veda ettiler. Üstad gözlerini kapadi. Sakin, sessiz uyumaya basladi.103
* * *
Bir gün Üstad’a sordum:
“– Istiklâl Marsi’ni niçin Safahat’a koymadiniz?”
“– Onu millete hediye ettim, dedi; artik o, milletindir. Benimle alâkasi kesilmistir. Zaten o, milletin eseri, milletin malidir. Ben yalniz gördügümü yazdim.104
www
Cevapla
#60
Anilarin Sonlarindaki Sayilarin Açiklamalari:

1 Seçilen siirlere ait sayfa numaralari Safahat’in M. Ertugrul Düzdag tarafindan 1999-2006 yillari arasinda (cep boyu ve edisyon kritik disindaki) nesredilen nüshalarina aittir. Safahat, Birinci Kitap, s. 5. Baslik yoktur.
2 Ezânî saatle, günes battiktan üç saat sonra.
3 Safahat, Birinci Kitap, s. 60 – 63. Siirin tamami alinmistir.
* Bu manzûme yazilirken Yunan istîlâsi altindaki topraklarimiza, husûsiyle Bursa’ya dâir elîm haberler geliyordu; tedkîkine de imkân yoktu.(M.Âkif’in notu)
4 Gölgeler, s. 429 - 430.
5 Gölgeler, s. 455.
6 Safahat disinda kalmis siirlerinden, s. 528.
7 Safahat disinda kalmis siirlerinden, s. 518 – 519.
8 Âsim, s. 385-387.
9 Safahat, Birinci Kitap, s. 20 – 23. Siirin tamami alinmistir.
10 Âsim, s. 396.
11 Safahat, Birinci Kitap, s. 99.
12 Âsim, s. 361 – 362.
13 Safahat, Birinci Kitap, s. 32 – 36.
14 Âsim, s. 343.
15 Berlin Hâtiralari, s. 305 – 306. Çanakkale’de savasan gazilerin agzindan…
16 “Abdala çikmak” ortaoyununda abdal oyununu oynamaktir. (M. Âkif’in notu)
17 Âsim, s. 334 – 335.
18 Sigirlarin burunlari üstündeki islak, nisâne-i sihhattir. Gevis getirmeleri de öyledir. (M. Âkif’in notu)
19 Âsim, s. 339 – 340.
20 Hakkin Sesleri, s. 192.
21 Hâtiralar, s. 274.
22 Fâtih Kürsüsünde, s. 245.
23 Süleymaniye Kürsüsünde, s. 153.
24 Safahat, Birinci Kitap, s. 82 – 88. Siirin tamami alinmistir.
25 Süleymaniye Kürsüsünde, s. 159 – 161.
26 Süleymaniye Kürsüsünde, s. 165 – 166.
27 Merhum Mehmed Âkif Bey, Millî Mücadele yillarinda Anadolu’yu dolasarak, sohbetleri ve va’azlari ile halki cihâda tesvik etmekteydi. Kastamonu havalisindeki va’azlarini bitirirken dua olarak siirin bu kismini da okumustur. O sirada, bu misrai çikarmis ve onun yerine su üç misrai duanin içinde söylemistir;
O bîkes ümmete va’d ettigin sa’âdet için;
Yegâne bezmine mahrem sirâc-i sermed için;
Resûl-i Muhterem’in, sevgilin Muhammed için;
28 Hâtiralar, “Necid Çöllerinden Medîne’ye”, s. 311 – 312.
29 Bu misra toplantilarda okunurken: “Bogamazsam da hiç olmazsa yanimdan kogarim.” seklinde okunabilir.
30 Lâle: Boyuna vurulan zincir. (M.Âkif’in notu)
31 Âsim, s. 358.
32 Gölgeler, s. 449.
33 Gölgeler, s. 463 – 464.
34 Safahat’in son kitabi Gölgeler’in takdim siiridir; s. 409.
35 Gölgeler’in ve Safahat’in son misralaridir; s. 473 – 474. Safahat’in ilk siirinde (bkz. “Safahat Okuyucusuna”), “eserlerim aczimin gözyasidir” ve “aglarim, aglatamam” diyen, son kitabina “…gizli inen yas gibi aktim” misralariyla (bkz. Hüsran) baslayan Âkif, Safahat’in en son satirlarinda da “Birak ben aglayayim…” demektedir.
36 Kit’alar, Birinci ve Yedinci Safahat ile Safahat disinda kalmis siirler arasindan seçilmistir.
37 Sirâtimüstakîm dergisi (SM), c.4, no.93, 16 Haziran 1910.
38 SM, C. 4. no. 95, 30 Haziran 1910.
39 SM, C.4, no.95, 30 Haziran 1910.
40 SM, C. 5, no. 108, 29 Eylül 1910.
41 SM, C. 5, no. 109, 5 Ekim 1910.
42 SR, C. 9, no. 232, 6 Subat 1913, Balkan Harbi sirasinda, Beyazid câmiindeki va’azindan.
43 Ayni va’azdan.
44 Sebîlürresâd Dergisi (SR), Balkan Harbi sirasinda, c.9, no. 232, 20 Subat 1913, Süleymaniye câmiindeki va’azindan.
45 Ayni va’azdan.
46 SR, C. 13, no.313, 12 Kasim 1914 imzasiz yazi.
47 SR, C.16, no. 416, 22 Mayis 1919, imzasiz yazi.
48 SR, C. 18, no. 458, 12 Subat 1920, Istiklâl Savasi’nin basladigi günlerde, Balikesir Zagnos Pasa Câmi’indeki va’azindan.
49 SR, C. 18, no. 464, 25 Kasim 1920, Istiklâl Savasi sirasinda, Kastamonu Nasrullah Câmi’indeki va’azindan.
50 Ayni va’azdan.
51 Cemal Kutay, Necid Çöllerinde Mehmed Âkif, Istanbul 1963, s. 214. Âkif Bey’in, “Necid seyahati” arkadasi, eski “Teskilât-i Mahsûsa” baskani ve o sirada Girit’te oturan Esref Kusçubasi’ya 1931 yilinda Misir’dan yazdigi bir mektuptan.
52 “Mehmed Âkif’e Dâir Hâtiralar” bölümünde kullandigimiz kaynaklardan derlenmistir.
53 Midhat Cemal Kuntay, Mehmed Âkif Istiklâl Sâiri, Istanbul 1944, s.5.
54 Midhat Cemal Kuntay, Mehmed Âkif – Hayati…, 1. kitap, s. 207, Istanbul 1939, (Kuntay).
55 Kuntay, s.401.
56 Hasan Basri Çantay, Âkifname, s. 28, Istanbul 1966, (Çantay).
57 Çantay, s.36.
58 Kuntay, s.235.
59 Süleyman Nazif, Mehmed Âkif, Sâirin Zâti ve Âsâri…, s. 11, Istanbul 1924.
60 Kuntay, s.299.
61 Kuntay, s.296.
62 Kuntay, s. 295.
63 Kuntay, Istiklâl Sâiri, s.7.
64 Kuntay, s. 56.
65 Esref Edib Fergan, Mehmed Âkif, Hayati ve Eserleri…, c.1, s. 244, Istanbul 1938, (Fergan), Seniyüddin Basak Bey’in hâtirasi.
66 Fergan, C.1, s. 262.
67 Fergan, C.1, s. 259, Hâfiz Âsim’in hâtirasi.
68 Çantay, s. 246, Istanbul Rasadhânesi kurucusu Prof. Fatin Gökmen’in hâtirasi.
69 Fergan, s. 228, Neyzen Tevfik’in kardesi Baytar Prof. Sefik Kolayli’nin hâtirasi.
70 Fergan, C.1, s. 43, Binbasi Ömer Lûtfi Bey’in hâtirasi.
71 Fergan, C.1, s. 675, milletvekili, gazeteci Âsim Us’un hâtirasi.
72 Fergan, C.1, s. 269.
73 Fergan, C.1, s. 67, Kastamonu Açiksöz gazetesi sahibi Hüsnü Açiksöz’ün hâtirasi.
74 Çantay, s. 43.
75 Fergan, C.1, s. 269.
76 Fergan, C.1, s. 265.
77 Fergan, C.1, s. 88.
78 Fergan, C.1, s. 260, Sefik Kolayli’nin hâtirasi.
79 Fergan, C.1, s. 261.
80 Fergan, C.1, s. 265, Sefik Kolayli’nin hâtirasi.
81 Kuntay, s. 75.
82 Fergan, C.1, s. 46.
83 Fergan, C.1, s. 268.
84 Çantay, s. 31.
85 Fergan, C.1, s. 264.
86 Fergan, C.1, s. 267.
87 Çantay, s.34.
88 Kuntay, s. 200.
89 Fergan, C.1, s. 466, Mehmed Âkif’in damadi, yazar Ömer Riza Dogrul’un yazisindan.
90 Çantay, s. 250, Fatin Gökmen Bey’in hâtirasi.
91 Fergan, C.1, s. 252.
92 Fergan, C.1, s. 116, 118.
93 Fergan, C.1, s. 116, 117.
94 Fergan, C.1, s. 316.
95 Muallim Mâhir Iz (Mehmed Âkif’in talebesi ve arkadasi), Yillarin Izi, s. 128, Istanbul 1975.
96 Ayni yer, s. 129.
97 Fergan, C. 1, s. 80.
98 Mâhir Iz, ayni eser, s. 129.
99 Fergan, C. 1, s. 81.
100 Mahir Iz, ayni eser, s. 129.
101 Fergan, C. 1, s. 83.
102 Mâhir Iz, ayni eser, s. 129.
103 Fergan, C. 1, s. 82.
104 Fergan, C. 1, s. 166. Mehmed Âkif’in talebesi ve seyyah, gazeteci Mehmed Tevfik Efendi’nin oglu Mehmed’in hatirasi.
www
Cevapla




Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi